Yazın Sonu, Soğukların Hemen Öncesi: İncir Zamanı

Çocukken benim için yaz ayları dedem ve ananemin yanında, Burgazada’da geçerdi. Adanın bugün hale bende yaptığı serbest çağrışım, sabahın çok erken saatlerinde başlayan, felekten bir uyku çekmemize engel olan o lanet martı sesleri ve incir ağaçlarıdır.

Hikayesi olan bir meyve varsa doğada eğer, o benim için incir olmuştur hep. İncir aynı zamanda çocukluk günlerimin en karmaşık duygularının da öznesidir. İlkbahardan başlayarak dedemle birlikte gözümüz gibi bakardık bahçemizde bulunan incir ağaçlarına. Bakmayın siz onların narin gözüken dallarına. Bir incir ağacı hiç yoksa 200 yıl yaşar, biliyor muydunuz?

Nitekim ‘ocağına incir ağacı dikmek’ tabiri de incirin bu dirençli tabiatından ileri geliyormuş.

Evet, dedim ya en karmaşık duyguların öznesi. Gelelim o konuya. Dedem bir sezon öncesinden incir ağaçlarını budar, suyunu toprağını eksik etmezdi. Yazın da bu kutlu görevi gururla ben devralırdım. Her gün yakın markaj ağaçların başında olurdum. Dedem küçük direktifler verirdi, ben de harfiyen onları yerine getirdim. Temmuz Ağustos oldu mu, dallarında iyiden iyiye belirginleşirdi incirler. Ee tabi çocuk sabırsızlığıyla hemen yemeye yeltenirdim. Dedem sert bir biçimde uyarırdı, evlat henüz zamanı değil diye. Tez canlıydım bir kere, heves ettiğim bir şey hemen gerçekleşsin istiyordum ama nafile.

Aradan biraz daha zaman geçiyor, takvimler Eylül’ü gösteriyordu. İncirler tam da olması gerektiği gibi kararır, olgunlaşırdı. Tam da olması gerektiği zamanda içinden akan balına kayıtsız kalamayıp ikişer üçer ağzıma attığımı hatırlarım. Öyle bir zaman ki, mutluluğumun tavan yaptığı günler, aynı zamanda şehre dönmenin vakti geldiğinin de habercisi. Okullar açılacakmış ama topladığım tüm incirleri yanımda götürebilirmişim. Buruk bir sevinç. Sonraki yazlar inciri beklemek çocuk aklıma hep bir işkence olmuştu. Bazen unutup, ısıracağım ilk incir görüntüsü gözümün önünde gelir heyecanlanır, bazen de hatırlar incirin bir bitiş demek olduğunu, karnıma sancılar girerdi.

Yine bir Eylül ayı. Yaş oldu 30. Bilgisayar başına geçip de incir hakkında bir şeyler karalamak istediğimde çocukluk anılarım adeta el sallıyor bana ‘ee bizden bahsetmeyecek misin gerçekten’. Kayıtsız kalamıyorum, dedim ya incirin hikayesi var sonuçta.

İncir, dünyada insanlar tarafından yetiştirilen en eski meyvelerden biri. 10.000 yıllık bir geçmişi var. Kökeni bu topraklar, Anadolu. Bugün Türkiye incir yetiştiriciliğinde dünyada başı çekiyor. Toplam incir hasılasının %20’sinden fazlası bu coğrafyadan elde ediliyor. (Acaba bu oranın ne kadarlık bir dilimi Burgazada’ya, bizim bahçemize ait, merak etmiyor değilim). Bizim ardımızdan Mısır, İran, İspanya ve Yunanistan geliyor.

İncir, kutsal metinlerde de karşınıza çıkabiliyor. Mesela İncil. Yahuda Kralı Hezekiah, ölümcül bir hastalığa kapılıyor. Hizmetçileri, çareyi cildine ezilmiş incirler sürmekte buluyorlar ve bu sayede Hezekiah’ın kısa bir zamanda iyileştiğine inanılıyor. Bir diğeri de Hinduizm. Mesela Buddha’nın bir incir ağacının altında aydınlığa eriştiği rivayet ediliyor.

 

***

 

Dedem artık aramızda değil, keza incir ağaçlarımız da.

Bugün bir çocuk bir yerlerde dedesiyle beraber incir hikayeleri biriktiriyor olabilir.

Bunun düşüncesi bile çok mutlu ediyor. Dedemi tavlada mars etmek kadar değil elbet.

İncir mevsimi bu sonbahar bu yazıyı okuyan herkese mutluluk getirsin.

 

İncir mevsimi hepimize kutlu olsun!

 

***

Kaynakça

BBC: “The Tree That Shaped Human History“

Yazı Linki için Tıkla!

WorldAtlas: “Where are Figs Grown?”

Yazı Linki için Tıkla!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir